<Ekim 2018>
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031

Bizlerden Sizlere - Hikayelerimiz

İKİ YUNUS BALIĞININ SERÜVENİ

         Koskoca masmavi okyanusta yaşayan bir sürü balık varmış. Hepsi birbirinden güzelmiş. Bir aile gibilermiş. Çok güzel anlaşırlarmış. Ta ki bir gün köpekbalığı Cemo’nun annesini kovalamaya başlamadan önce. O kovalamış, Cemo’nun annesi kaçmış. Anne Sezo kaçmış. Ama ne yazık ki köpekbalığının midesine oturmuş. Cemo bu olaydan sonra hayata küsmüş. Diğer yunuslarla anlaşamamaya başlamış. Onlardan ayrı tek başına hayata yeniden başlamak istemiş. Kendini okyanusun en kuytu köşesindeki adaya atmış. Orda tek başına yaşamaya başlamış. Ve böyle mutlu olabileceğini düşünüyormuş. Ve bir gün okyanusta dolaşmaya başlamış. Kıyıda ağlayan ve Cemo gibi yalnız bir balık görmüş. Yanına yaklaşmış “niye ağlıyorsun” diye sormuş. O da annemi kaybettim kocaman bir köpek balığı onu yedi, ben de bu ıssız adaya attım kendimi… Ama yalnızlıkta çok usandım ve sıkıldım. Ağlayıp rahatlamak istiyorum. Ve karşıma sen çıktın…

Cemo der ki, ben de yalnızdım benim de kaderim sen gibi. İstersen beraber bu adada yaşayalım. Hepsini paylaşmak istiyorum senle. Lelo da bu teklifi kabul etti ve mutlu mesut yaşadılar.

Hüseyin GÜLEÇ – Fatih ÖZTÜRK

 

HİKAYE

– OKYANUS 2 –

         Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde küçük bir kırmızı yunus varmış. Okyanusun içinde süzülüp gezerken annesi sarı balık onu çok uyarmış. “Oğlum dikkatli ol” dermiş. Kırmızı yunus yani oğlu onu hiç dinlemezmiş. Kırmızı balık yüzerken kaybolmuş. Kırmızı balık kaybolduktan sonra bile annesi olan sarı balığı anlamamış. Fakat kırmızı yunus cimri ve paylaşmayı bilmezmiş. Biraz zaman geçtik ten sonra kaybolduğunu anlamış. Çok korkmuş. Kırmızı yunus annesini aramaya başlamış. Kırmızı yunus ilerlerken zavallı, köpek balığını görmüş ve hemen kaçmaya başlamış. Köpek balıkları yunuslara çok korkunç görünür. Kırmızı yunusun annesi yunusu aramaya başlamış. 2 ay sonra yunusu bulmuş. Yunus annesinden özür dilemiş ve onu affetmesi için bir daha böyle bir şey yapmayacağına söz vermiş. Ve mutlu mesut yaşamışlar…

Seyhannur ÖZTÜRK (Misafir)

 

HİKAYE

– RENKLİ BALIKLARLA YAŞLI ADAMIN SEVGİSİ –

Bir varmış bir yokmuş. Denizde üç renkli küçük balık varmış. Bu balıklar denizden insanlara gülümserlermiş. Bunlar üç küçük kardeş olarak doğmuşlar. Yalnızca renkleri farklı olduğu için hep dışlanmışlar. Hep yalnız kalırlarmış. Bunlar bir gün sıkılınca bir macera yaşamak istemişler. Evden kaçarak yüzerek iskeleye yaklaşmışlar. Böylece bir ağa takılıp kalmışlar. Bunlardan mor olanının ismi Deniz neşesi, kırmızı olanının neşesi Kızılcık, sarı olanının ismi Miskinmiş. Miskin, Deniz neşesine;

  1. Biz böyle nereye geldik, hep senin yüzünden oldu… demiş. Kızılcık da:
  2. Birbirinizi suçlamayı bırakın da buradan kurtulmaya bakalım demiş.

Daha sonra insan oğlundan yaşlı bir balıkçı onları yukarı doğru çekti. Balıkçı onları görünce şaşırdı çünkü renkleri diğer balıklardan farklı ve daha güzeldi. Kızılcık:

  1. Bizlere ne yapacaksın?!! Dedi. Balıkçı şaşırarak:
  2. Sizlere bir şey yapmak istemem, siz çok farklı ve güzel balıklarsınız. Sizi çok sevdim. Dedi. Balıklar:
  3. Sen iyi bir insansın, seni çok sevdik dediler hep bir ağızdan…

Balıkçı onları kendi evine götürdü, onarla akvaryum hazırladı. Akvaryumda adeta evlatları gibi sevdi. Yalnız bir gün balıkçının evine gelen kötü niyetli bir adam, onların güzelliğinden etkilenip satmak istedi ve gizlice kaçırdı. Balıkçı onlara konuşmamalarını tembih ettiği için konuşmadılar. Onları bulan balıkçı yerlerinde göremeyince çılgına döndü. Günlerce ağladı. Onları kaçıran kişi onları satmaya götürürken yanlışlıkla denize götürdü ve balıklar yaşlı adamı tekrar aramaya koyuldular. Yolda yaşlı adamın oltasını gördüler ve hızla oraya giderken yanlarından geçen bir vapurun denize bıraktığı zehirli atık yüzünden zehirlendiler. Deniz mora büründü… Deniz yüzeyine çıktıklarında yaşlı adam onları görünce çok üzüldü. Zaten hasta olan adam uzun süre yaşayamadı. Balıkları kaçıran adam pişman olup yaşlı adamdan özür dileyecekken onun öldüğünü duydu ve son pişmanlık fayda etmedi. Böylece anladık ki; hiç bir şey için dostluğu bozmaya deymez…

                                                      Sibel HAKAN

 

ÖYKÜ – 8 NUMARALI TUVAL –

Laleleri çok seviyorum, çiçek oldukları için. Hoş bütün çiçekler güzeldir. Bir gün yolda giderken çiçekçi bir kız ile karşılaştım. Ama dikkatimi çeken bir şey vardı. Kızın sepetinde sadece sarı laleler vardı. Bir tane lale almak istedim ve yanına gidip neden lalelerin hepsinin sarı olduğunu sordum. Bu lalelerin mutlaka bir hikayesi olması gerek diye düşündüm içimden. Ve sorduğumda kızın gözleri doldu. Neden ağladığını sordum, bana hikayesini anlatmaya başladı…

“Annem sarı laleleri çok severdi, bu yüzden sarı lale satıyorum dedi. Annem yıllar önce öldü, bugün de anneler günü… Benim ise sarı lale hediye edebileceğim bir annem yok. Ona her anneler gününde sarı lale hediye ederdim. Bugünse onu mezarının üzerine bırakacağım” dedi kız. Sonra ben de bu duruma çok üzüldüm, çünkü evden çıkarken annemle tartışmıştık. Ve bu tartışmanın ne kadar saçma olduğunu, annemi boşu boşuna üzdüğümü anladım. Ve kızın annesine olan sevgisine hayran kaldım. Meğer anneler insanın canının yarısıymış. Bundan sonra annemi üzmemeye karar verdim. Hayat gerçekten çok kısa ve insanlar sevdiklerinin değerlerini yanındayken bilmeliler. Kızın hikayesini dinledikten sonra ben de bir lale alıp annemin yanına gittim. Onu öpüp boynuna sarıldım. Bir daha onu üzmemeye karar verdim…

Feride KURNAZ


ORTAK ÖYKÜ (5 numaralı tuval)

“UZAYA ÇIKIYORUZ”

Bundan bir ay önceydi. Biz uzaya gitmeye karar verdik. İmkanımız olmadığı halde kararlıydık. Ancak fiziksel özelliklerimiz gitmeye uygun değildi çünkü orda hava yoktu ve dünyadan çok daha farklıydı. Çok üzüldük ve o üzüntü içerisinde uyuduk.

Sabah kalktığımızda ise kendimizi uzayda bulduk. Ve büyük bir şaşkınlık içerisinde etrafımıza baktık. Etrafımızda çok buğulu bir havayla karşılaştık, hiç iç açıcı değildi. Ne bir güneş ne de bir bulut vardı. Yeryüzünde dolaşmak istedik ancak her adım atışımızda ayaklarımız yerin dibine doğru gidiyordu, yerin çeki gücü yoktu. Ne bir canlı, ne bir ağaç, ne bir ısı, ne bir insan vardı. Çok ilginçti ve içler acısıydı. Sonra yürümeye devam ettik. Karşımıza büyük bir kara parçası çıktı, dönüyordu. Bu kara parçası hareket halindeyken küçük kara parçaları, bu büyük kara parçasına çarpmaya başladılar. Ortalık aniden savaş alanına döndü. Bir anda biz de korkmaya başladık hatta sonumuzun geldiğini dündük ve ani bir ürkmeyle yatağımızdan fırladık. Ancak işin ilginç yanı ikimizin de aynı rüyayı birlikte görmemizdir. Sonra aniden kapı çaldı ve karşımıza ne çıksın… Uzaydan gelen ilginç bir misafir… Yani uzaylı… Biz de bayağı korktuk… Ve uzaylı bize ne dedi biliyor musunuz? Siz uzaya gelmediniz mi, ben size geldim.

Biz de öyle kalakaldık…

İbrahim Hakkı GÖREN – Büşra ÜCE

HİKAYE :

Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde Ali ve arkadaşı sahilde yürüyorlardı. Arkadaşı Ali’ye soruyor niye akrep insanlara zehrini sokuyor. Ali şaşırıp kalıyor. Ali arkadaşına diyor sana anlatmak çok zordur. Ama duyduğum bir akrep hikayesini anlatayım diyor. Arkadaşı anlat diyor.
Ali anlatmaya başlıyor.
Bir gün bir leylek sahilde yürürken denizin diğer ucuna gitmeye çalışan bir akrep görüyor.
Leylek soruyor:
-Akrep kardeş nereye böyle.
Akrep ağlayarak cevap veriyor.
-Ben burada kaldım karşıya nasıl gideceğimi bilmiyorum.
Leylek akrebe diyor ki :
-Akrep kardeş seni karşıya götüreceğim ama bana bir söz ver. Sokmayacaksın.
Akrep gülerek :
-Tamam. Leylek kardeş, diyor.
Ve leyleğin sırtına çıkıyor. Akrep ve leylek havalanıyor. Denizin diğer yakasına leylek geldik demeden bir bakıyor sırtı yanıyor.
Diyor:
Hani söz vermiştin, sokmayacaktın.
Akrep cevap veriyor:

  1. Leylek kardeş söz verdim. Ama benim huyum suyum böyle benim elimde değil. Leylek kardeş.

Ali arkadaşına diyor :
İşte böyle bir şey…

Fırat GEZİCİ

 

2 NUMARALI TUVAL’E HİKAYE

OKYANUS

Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur zaman içinde minik kırmızı bir yunus varmış okyanusun içinde yüzüp gezerken annesi sarı yunus onu bir konuda çok uyarırmış o konu ise büyük Jaws’un onu yakalama tehlikesi olduğunu söylemiş. Fakat küçük yunus annesini hiç dinlemiyormuş. Tekrar tekrar zıplayıp oynamaya devam etmiş ve en sonunda Jaws kırmızı yunusu yakalamış. Acımasızca midesine indirmiş, zavallı küçük balık kötü Jaws’un midesinde bir o yana bir bu yana sallanıp dururken nasıl kurtulacağını düşünmeye başlamış.Kırmızı yunus çok zekiymiş aslında ama fena halde şok olduğundan ötürü afallamış. Bulunduğu ortamda hemen hemen hiçbir şey göremiyormuş. Gördüğü ve içinde olduğu tek şey büyük bir gölet ve mor duvarları olan kapalı bir istiridye gibiymiş. Aslında bulunduğu yer kocaman bir balına olan Jaws’un kafasından su çıkarttığı yerin   kaynağıymış. Neler yapabileceğini düşünüp hiçbir şey bulamadığı ve ümitlerinin kesildiği anda bulunduğu yerde bazı sarsıntılar olmaya başlamış ne olduğunu anlamadığı bir anda kendini bir anda havada bulmuş ve denize atlayıvermiş.

Kübra ÇAYLI

HİKAYE

ŞEHRİN KARANLIĞI VE YAĞMUR

Yağmur on yedi yaşlarında uzun boylu, esmer, şirin bir kızdı. İstanbul’un en gelişmiş yerlerinden birinde Beyoğlu’nda ailesiyle oturuyordu.

Yağmurun gözleri görmediği için çok karamsar, içine kapanık bir insana dönüşmüştü. Yaşadığı ortam cıvıl cıvıl yüksek binalarla çevrili, barların olduğu, gece bile hayatın bitmediği bir ortamdı. Yağmur, arkadaşlarının takıldığı barlara takılmak, onlarla şehri yaşamak istiyordu.

Arkadaşı Funda her gün okuldan sonra Yağmur’u ziyaret edip ona akşam hangi bara takılacağını anlatıyordu. Bu durumda Yağmur daha çok hevesleniyor ve daha çok umutsuzluğa kapılıyordu. O bir şehirde yaşayıp da bu ışıltılı hayatı göremediği için her gün kendi kendini yiyordu.

Okula gitmeyen Yağmur, sınıf ortamını çok merak ediyordu, onların kim olduğunu; kendisine nasıl davranacaklarını çok merak ediyordu.

Bir okul çıkışında Funda, Yağmur’u ziyarete geldiğinde ona çok sevineceği bir haber verdi. Onu her gün gittikleri bara davet etti. Yağmur için arkadaşlarının onu bir birey yerine koyup bir yere davet etmesi çok önemliydi ve hemen kabul etti.

Akşam olunca en güzel giysilerini giyen Yağmur’u, Funda almaya geldi. Bara girdiklerinde Yağmur çok heyecanlıydı, yeni arkadaşları ona yaklaşıp konuşmaya çalıştılar. Konuşmalar ilerledikçe Yağmur buranın onun hayal ettiği gibi eğlenceli ve masum bir yer olmadığını anladı. Arkadaşlarının kötü alışkanlıklarının olduğunu anlaması onu bir kez daha hayal kırıklığına uğrattı. O görmenin çok daha yararlı olacağını, burada hep birlikte görerek hareket edildiğini düşünmüştü.

Eve döndüğünde aslında görüyor olmanın çok da önemli olmadığını, şehri görmenin insanı hayal kırıklığına uğrattığını düşündü. Gözünden bir damla yaş geldi. Ve bu geceyi yaşadığı için çok mutlu olduğunu düşünüp içinde güzel olan her şeyin, her rengin olduğu bir rüyaya daldı.

 

 Nezahat GEİZİCİ – Özge SEVİNDİR

    

Beyoğlu Gençlik Merkezi'ni Facebook'dan takip edin!